Türkiye'de yıllarca tapuya, kadastro tespitine veya idarenin sessiz kalmasına güvenerek kullanılan taşınmazların, sonradan açılan kadastro ya da tapu iptal davaları sonucunda Hazine adına tescil edilmesi sık rastlanan bir hukuki sorundur. Bu yazıda, devletin mülkiyet hakkını ihlal ettiği durumların hukuki niteliğini, hangi anayasal ve uluslararası güvencelerin devreye girdiğini ve mağdur olan kişilerin izleyebileceği yasal süreci genel hatlarıyla ele alıyoruz.
Mülkiyet hakkı, Türk hukukunda iki temel düzeyde güvence altındadır:
Bu iki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde, devletin bir taşınmazı tazminat ödemeksizin veya hukuka uygun bir kamulaştırma süreci işletmeksizin kişinin elinden alması, mülkiyet hakkına yapılan ölçüsüz bir müdahale olarak kabul edilir.
Uygulamada en sık görülen ihlal biçimleri şunlardır:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihadına göre, tapu idaresindeki kurumsal hata ve ihmallerden kaynaklanan risk devlete aittir; idare, kendi kusurunun sonuçlarını yıllarca o taşınmazı iyi niyetle kullanan kişiye yansıtamaz.
Bu tür davalarda en kritik hukuki tartışma noktalarından biri zamanaşımıdır. İdare veya mahkemeler, mülkiyetten mahrum bırakmanın üzerinden uzun süre geçtiğini ileri sürerek tazminat taleplerini usulden reddetme eğilimindedir. Ancak AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihadı, tazminat ödenmeksizin sürdürülen mülkiyet mahrumiyetinin "devam eden ihlal" (continuing situation) niteliğinde olduğunu kabul etmektedir.
Bu doktrine göre:
Bu ilke, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin mülkiyetten tazminatsız mahrum bırakmaya ilişkin bir dizi kararında defalarca teyit edilmiştir; aynı yaklaşım Anayasa Mahkemesi'nin de benimsediği bir ilkedir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin mahkemeye erişim hakkına ilişkin emsal kararlarında, zamanaşımı sürelerinin dava açma imkânını fiilen ortadan kaldıracak şekilde katı yorumlanmasının, Anayasa m. 36'da güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkına orantısız bir sınırlama oluşturduğu vurgulanmıştır.
AİHM, kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken "adil denge" testini istikrarlı biçimde uygulamaktadır. Mahkeme'nin yerleşik içtihadına göre, mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasının meşru bir amacı bulunsa bile, hak sahibine hiçbir tazminat ödenmemesi, müdahaleyi aşırı ve orantısız kılmakta ve adil dengeyi bozmaktadır. Aynı çizgide, Anayasa Mahkemesi de tapu kaydının iptal edilmesine rağmen tazminat ödenmemesi hâlinde mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğuna hükmetmiştir.
Devletin mülkiyet hakkını ihlal ettiği iddiasıyla hak arama sürecinde, genellikle dört aşamalı bir yol haritası takip edilir:
Bu sıralamaya uyulmaması veya bir aşamanın atlanması, sonraki başvuruların usulden reddedilmesine (örneğin "açıkça dayanaktan yoksun" bulunmasına) yol açabilmektedir. Bu nedenle her aşamada, önceki kararların gerekçeleri ve kesin hüküm (res judicata) riski dikkatle değerlendirilmelidir.
Devletin mülkiyet hakkını ihlal ettiğini düşünen kişilerin dikkat etmesi gereken başlıca noktalar şöyle özetlenebilir:
Bu tür uyuşmazlıklar, hem maddi hukuk hem de usul hukuku açısından son derece teknik ve uzun soluklu süreçlerdir. Mülkiyet hakkı ihlali iddiasıyla idareye veya yargı mercilerine başvurmadan önce, somut olayın özelliklerine uygun bir hukuki strateji belirlemek amacıyla bu alanda deneyimli bir avukattan destek alınması önemle önerilir.